Sular Arasında Mistik Atmosfer; Venedik

Onlarca ada, uzun uzun kanallar.. Baharın gülümseyen günleri.. Mutluluk ve keyif için yeterli bile !

Treviso havalimanına indikten sonra Mestre’ye doğru yola koyulmuştu. Yaklaşık 40 dakikalık bu yolculuk onun için çok keyifliydi. Merakla görmeyi beklediği şehre ulaşmıştı artık.

Mestre tren istasyonunda indikten sonra pek kolay olmasa da kalacağı yere varmıştı. Mestre sokakları bizim yazlık yerlere benziyordu. İki ya da üç katlı evler küçük bahçeler içine yerleşmiş ve bahçeleri de ağaçlar çiçekler süslüyordu.

Otelde çalışan bir kız kendisine yardım etmiş, Venedik ile ilgili ufak bilgiler almıştı. Kız halihazırda bulundurduğu kroki yardımı ile adalara nasıl ulaşabileceğini adım adım anlatmıştı.

Hava kararmak üzereydi ve gerçekten çok yorulmuştu. Otelden markete gitmek üzere ayrıldı. İhtiyacı olan bir kaç parça bir şey alıp otele geri döndü. Uzun uzun dinlendikten sonra ertesi güne hazırdı artık.

Sabah erkenden kalkıp ılık bir duş aldı. Eşyalarını toparlayıp, eline aldığı kroki ile yola koyuldu. Marketten aldığı otobüs biletleri ile adalara doğru yol aldı. Eğlenceli bir günün onu beklediği belliydi. Yarım saatlik bir yolculuğun sonunda son durağa gelmiş kendini adaların yanı başında bulmuştu.

Bahsedildiği gibi adalarda koku falan yoktu. Etrafına göz gezdirdikten sonra uygun fiyata harita alabileceği bir dükkana girdi. Eline aldığı harita susamış toprak gibi parça parça görünüyordu. İlk geçtiği köprü ile ardında ilk kanalı bırakmıştı bile. Bir kilisenin önünde müzik grubunu dinlerken elindeki kahvesini içiyordu. Çantasını sırtına aldıktan sonra yürümeye devam etti. Buranın her yanından mistik kokular saçılıyordu etrafa. Girip çıktığı minik dükkanlarda maskeler deniyor, mutluluğuna mutluluk katıyordu. Venedik denince akla gelen iki simge vardı zaten; sandal ve maske..

Rialto Köprüsü’nün üzerine çıktığında karşısında duran manzarayı sandallar neşelendiriyordu. Ayrıca köprünün üstünde yer alan ufak dükkanlar da çok eğlenceliydi. İtalyan dükkan sahipleri çok da sıcak kanlı sayılmazdı ama Murano işlemesine sahip bir saati pazarlıkla almıştı bile.

Rialto köprüsü

San Marco meydanına geldiğinde kendini olduğundan daha kısa boylu hissetmiş, adalar üzerinde bu büyüklükte bir yer olacağına inanamamıştı. Günün yorgunluğunun da verdiği ağırlıkla bir kenara oturup etrafındakileri izlerken kahvesini yudumlamaya başlamıştı.

Akşam saati karnının acıktığını hissedip önünde sevecen şekilde içeri davet eden garsonu kırmayıp pizza yemek üzere sokak arasında bir restoranta girmişti. Restoranın içi ferah ve tertemizdi. Buraya kadar gelmişken illa ki pizza yemeliydi. Damak tadına göre bir pizza seçtikten sonra akşamın tadını çıkarırken bir yandan enerji topladı. Bir an keşke üstüne çay ikram etseler diye düşündü.

Artık güneş şehri yalnız bırakmaya başlamıştı. Ağır ağır binaların arasından ilerlerken görmediği yer kalsın istemiyordu. Bazı binalar birbirine o kadar yakındı ki, iki bina arasında kollarını açmak istese bir kulaç mesafe bile yoktu. Bazı evlere ulaşım da direk kanaldan sandallar ile sağlanıyordu..

Sabah Floransa’ya doğru yola çıkacaktı. Gecenin geç saatlerine kadar adada durduktan sonra son otobüs ile Mestre’ye doğru yola çıktı. Sabah erken saatte Floransa’ya gideceği kişi ile buluşacağı için onu tren istasyonunda beklemeye karar vermişti.

Tren istasyonunda geçirdiği gecenin sabahında düşünmek ve uyumak için bolca fırsatı olmuştu. Bu tecrübeyi de başarı ile tamamladığı için mutluydu.

Sabahın ilk ışıkları ile açılan bir kafeden kahve içmek istedi. Kasada duran kadına “latte please” dedi. Kadın “latte with coffee” dedi. Evet İtalyanca latte süt demekti, sadece latte derse süt içecekti. Kasadaki kadın duruma aşina olmalı ki, sabah keyfini bölmeden devam etmesini sağladı.

Sabah altı sularında arabasını paylaşacağı genç ile buluştular. Rota Floransa oldu !

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir